FOTOĞRAF SANAT
İLİŞKİLERİ
Yrd.Doç.Dr.Ahmet İMANÇER
Sanat insanlar arasında bağları
güçlendirecek, insanları birbirine bağlayacak, onlara ortak bir
geçmişin ve ortak bir geleceğin sorumluları
olduklarını duyuracak tek ortamdır( Timuçin, 2002: 9)
|
Giriş |
|
Estetiğin alanına girmek sanatın alanına
girmektir, sanatın alanına girmek de estetiğin yani,
güzelliğin alanına girmektir. Estetik sanattaki güzelle ilgilenir ya da ilgilidir. Sanat, günlük yaşamımızın görünüşlerinde
barınan güzelliği, doğanın insanın ve nesnelerin
güzelliğini yeniden yaratır. Güzelliğin yasalarına
gore bir yaratım, sanatın kurallarını saymazsak, isteyerek,
öngörerek yapılmış bir şey olmayıp çoğu zaman
rastlantısaldır.
Afşar Timuçin Güzeli Yaratmak
için şöyle demektedir; güzele farklı sanat dallarında
değişik görünümler altında buluyoruz.
Her sanat dalı güzeli kendine göre, kendi
olanaklarına, kendi yöntemlerine, kendi teknik
olasılıklarına göre belirlemekte ya da biçimlemektedir. Her sanat güzeli oluşturulurken başka biçimler
kullanır, kimi tahtayı yontar, kimi boyaları
karıştırır, kimi sözlerle, sözcüklerle oynar (Timuçin,
2002: 5) ancak amaç ortaktır.
Bu bağlamda fotoğrafın
sanata getirdikleri ve ondan götürdüklerini açımlamak için once sanat ve
estetik nedir? sorusu yanıtlanmalıdır.
Yunanca
aisthetikos, aisthonesthi, duymak, algılamak sözcüklerinden
kaynaklanan, güzel duygusuyla, güzelin algılanmasıyla ilgili şey
anlamına gelen aisthetike (duyum) ya da estetik, güzelin ve güzel
sanatların yapısını inceleyen bir felsefe
dalıdır. Terimi bugünkü anlamıyla kullanan ve estetiği
ayrı bir felsefe bilim dalı olarak gören ve
estetiğin ayrı bir felsefe dalı olarak yerleşmesini
sağlayan Alexander Baumgardendir. Baumgarden,
Meditationes Philosophiae de Nonullis ad Poeme Pertinantibus (Kalıcı
birkaç Şiir üzerine Felsefi Düşünceler-1735) adlı
yapıtında anlam içeriklerinin duyusal bir biçim içerisinde
iletildiği somut bir bilgi alanını belirtmek için estetik
sözcüğüne başvurmuş ve güzelliğe ilişkin
yapılarda duyuların belirli bir rol oynadığını
belirtmiştir.
Kanta
göre, estetik yargı, şeylerin biçimlerini, onlardan haz duygusunu
elde edecek tarzda ele alan yargıdır. Estetik yargının eleştirisi ise, güzel ve yüce
üzerine olan kuramdır. Estetik, Kanta göre
genellikle insanda bir şeyin güzel olduğu duygusunun neyin
uyandırdığını belirlemeye çalışan felsefi
bir teoridir.
19.
yüzyılda Hegelin etkisiyle, estetik daha çok
sanatsal güzelliği ve sanatın anlamını araştıran
bir disiplin haline gelmiştir. Estetik öğreti,
etkin bir bakış açısını seçerek sanatla
yaşamı uzlaştırmaya çalışan bir öğretidir.
Estetik, iki temel öğeyi göz önünde tutmaktadır.
1.Sanat bir eğlence değil,
yaşama katlanmanın en yüksek ve tek doğal biçimidir:
Varoluş ve dünya ancak estetik bir olay oldukları ölçüde
öncesiz-sonrasız olarak doğrulanabilir.
2. Olası
tek estetiğin alımlayıcı bakımdan değil,
yaratıcı bakımdan kurulması gerekir.
Sanatın
tanımı ilk çağdan bu yana çeşitli
sanat felsefelerinin doğmasına neden olmuştur. Hegele göre Sanat felsefesi, felsefenin bütünlüğünde
zorunlu bir halka oluşturur. Bunun yanında
estetik sanat üzerine yapılan her türlü felsefi refleksiyondur.
Çağımızda sanatları belirleyen
yalnız güzellik kategorisi değildir.
Artık bu kategoriye komik, trajik, yüce, çirkin,
iğneleyici, dehşet verici, hoş olmayan vb. kategorileri de
katıyoruz. Çünkü artık güzel kadar çirkin
de, hoş olan kadar olmayan da, armonik olan kadar disarmonik olan da
bir estetik kategorisi olmuş, deyim yerindeyse, negatif ve pozitif estetik
değerler bütünleştirilmiştir. Estetiğin
tarihine baktığımızda 3 ana dönem karşımıza
çıkar.
1.
Kant öncesi dönem
2.
Kant sonrası dönem
3.
Pozitif dönem
Estetik ilk olarak spekülatif ve dogmatik bir döneme
sahiptir. Bu dönem Sokratesten Baurngartene
değin sürmüştür. Daha sonra eleştirel ya da
bilimsel diyebileceğimiz, Kant ve sonrası filozoflarının
oluşturduğu bir döneme tanıklık ediyoruz. (1750-
1850 yılları arası) Teknolojinin devreye
girdiği pozitivist dönemde ise gittikçe artan bir krizle
karşılaşıyoruz; bu dönem sanatların değerleri
üzerine düşünsel planda yapılan tartışmaların,
pragmatik hesaplarla piyasa ekonomisinin elinde oyuncak olduğu bir
dönemdir. Sanat felsefesinin ve estetiğinin bir
bileşimi olan felsefi estetik ise genelde, estetik-geçerlik
alanını konu edinir. Bir varlık alanı olarak estetik
fenomenler alanı da
Estetik terimi ilk kez, hem duyusal hem de düşünsel
bir dünya görüşünü adlandırmak üzere, 18.
Yüzyıldaki anlamından farklı olarak klasik
Yunan yazarlarının yapıtlarında ortaya
çıkmıştır (Gökberk, 1999: 347-348).
Platon ve Aristoteles simgelemede olabildiğince
sadelik, inandırıcılık, canlı bir varlık gibi,
organik, eksiksiz ve bütünüyle iyilik kuralının zorunlu
olduğunda fikir birliği içindedirler.
Kişilerin gerçekte olduğundan daha güzel, gerçekte
olabilmek için fazla güzel olmasına çalışmışlar,
sanatı; ideal, mutlak, zorunlu ve evrensel bir güzellik içinde ele
almışlardır. Platona göre sanat,
fikirlere katılım ile önceden öğrenilmiş bilgilerin
anımsanarak keşfedilmesidir. Aristoteles
içinse; sanat tam aksine, yeni formların yaratılarak üretilmesidir
(Huisman, 1992: 2).
A.
G. Baumgarten, 1750 yılında, insanın mantıksal ustan
farklı bir yetisini belirginleştirmek üzere, Yunanca Aisthetikos
kavramından türettiği "Aesthetica sözcüğünü ortaya
attı ve kitaplarından birine bu adı verdi. 17. yüzyılda estetik belli başlı 4 inceleme
alanını kapsıyordu;
1.
Duyular için de zihin için de çekici olan, iyi düzenlenmiş bir nesnenin,
yani güzel nesnenin incelenmesi
2.
Güzel nesneler üretiminin yani sanatın ve güzel sanatların
incelenmesi
3.
Estetik duyu, eğitim ve kültürün; yani zevk, sağbeğeni ya da
sağduyunun incelenmesi
4.
Güzel nesnelerin uyandırdığı yarar gözetmez
hoşluğun incelenmesi
Bununla birlikte sanat konusundaki modern düşüncenin
Baumgartendan çok daha önce başladığını
söyleyebiliriz. 15. Yüzyıldan başlayarak
sanatçılar, Platona özgü ve dogmatik çağa ait, sanatı bir öykünme
olarak belirginleştiren örnek kaygılarını da,
ortaçağın dinsel simgeciliğini de bir kenara
bıraktılar. Leonardo da Vinci, Leon Battista, Alberti, Albrecht
Durer, doğal ve yapay perspektif konusundaki ve insan bedeninin anatomisi
üzerindeki araştırmalarla bir sanat bilimi kurma yolunda ilk
adımları attılar. Bir biçimsel öğeler
matrisinden başlayarak doğada varolan güzel ve çirkinin nasıl
yeniden yaratılacağını araştırdılar.
19.
yüzyılın ikinci yarısında ortaya
çıkan Olgucu estetik ile sanat yapıtlarının
yaratılmasındaki ruhbilimsel (Fechner) ve toplumbilimsel (Taine,
Comte) belirlenimcilikleri araştırmışlardır.
18. Yüzyılda Kantın, 19.
Yüzyılda Hegelin ve 20. Yüzyılın
başlarında da Crocenin katkılarıyla gelişen estetik
kuramı yine aynı çağın başında Marksizmde de
ifadesini bulmuştur. Bu bağlamda Marksizmin
tarih ve toplum anlayışını burjuva ideolojisinin
eleştirisiyle birleştirmeye, tarih ve evreni çözümleme ve
değerlendirme ilkelerini saptayarak, devrimin teori ve pratiği içinde
sanatın yerini göstermeye yönelik kuramlar öne sürülmüştür. Marksizm akımını devam ettirenler İngilterede
William Morris, Rusyada Georgy V. Plekhanov, Walter Benjamin ve Gyorgy Lukacs,
B. Brecht ve Theodor Adornodur. Öte yandan 20.
Yüzyıl estetikçileri, felsefi estetiğin büyük sorunlarını
bir yana bırakarak, çevre, sanatsal biçim ve
yaratıcı ya da alımlayıcı özne arasındaki
ilişkileri incelemeye yönelmişlerdir. Çeşitli estetik
akımları bu dönemde genellikle olgucu estetik (Sanat toplumbilimi,
yapıların çözümlenmesi, deneysel estetik vb) ile özneci estetik
(sanat psikolojisi fenomonolojik estetik ya da sanat fenomonolojisi
) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Yaratmanın
ve sanatsal yargının estetiği günümüzde
duyarlılığın tarihi yönünde gelişmekte, oysa bu
anlayış yüzyıl başlarında estetik iletişimin özü
üzerine araştırmalarla yeniden sanat yapıtının
kendisini incelenmeye yönelmek gerektiğini savunan görüşler
arasında bölünüyordu.
20.
yüzyılda estetik ile göstergebilimin
ilişkisi, sanatsal yapıtların biçimsel açıdan incelenmesi
girişimini beraberinde getirmiştir. Bir mimari
bütünlüğü, bir müzik parçasını, bir tabloyu oluşturan
öğelerin yapısal çözümlemesine de yöneltmiştir.
Görsel sanatlar estetiği, yazın göstergebilimin
etkisiyle sanat ürünü ve anlam arasındaki ilişkiye yönelmiştir
(Gökberk, 1999: 34).
Estetik
insanın dış dünyaya ilişkin ve çirkin sözcükleriyle dile
getirdiği tepkileriyle ilgilidir. Ancak güzel öznel ve
görelidir. Estetik alımlayıcı sanat yapıtından
ya da bir doğa görünümünden haz duyan estetik tat alan
varlıktır. Fakat Kanta göre alımlama bir
yetidir. Estetik nesne (sanat yapıtı)
terimine iki anlam yüklenir; maddi nesne (öznenin zihninden
bağımsız nesne) ve ereksel nesne (nesneye insanın
yük1ediği).
Estetik, doğa ile sanat yapıtının
arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya
koymalı ve farklı sanat türlerinin
farklılıklarının hakkını vermelidir.
Güzellik yargısı her zaman belirli bir kavramsal
boyut içerir, bir nesneyi özel olarak tanımlayabilmek için hangi
sınıfa girdiğini bilmek gerekir.
Örneğin bir atın vücut yapısında güzel
bulunan özellikler bir insanda çirkin kaçar. Romanda
şiirsellik genelde bir zaaf olarak görülür. Bir
mimarlık yapıtı, heykeldeki ifade gücünü kazanmaya
çalıştığında aşırı süslü ve
bayağı bulunabilir.
Sanat insan ürünüdür insan tarafından
anlamlandırılmaktadır. Sanat
yapıtında;
1. Estetik nesne duyusaldır:
görülür, işitilir ya da duyusal biçimiyle zihinde
canlandırılır: insana bu duyusal özellikleri nedeniyle haz
verir.
2. Estetik
nesne aynı zamanda düşünülen, seyrine dalınan bir nesnedir,
yalnızca duyulara hoş geldiği için, bir anlam içerdiği bir
değer taşıdığı için de insanı ilgilendirir.
²Hegele göre sanatta insanı çeken
görünüş ya da duyusal biçimdir. Her sanat yapıtına özelliğini kazandıran, onu
ötekilerden ayıran budur. Sanat yapıtı
insanın duyularına seslendiği için somuttur. Akıl
yürütme (mantık) yoluyla değil, duyusal algı yoluyla
kavranır. Ama sanat yapıtının
kavranışında zihinsel bir boyut da vardır. (kavramsal, zihinsel bir içerik)
Çoğu eleştirmen bir sanat yapıtının
örneğin bir şiirin özetlenemeyeceğini başat sözcüklere
çevrilemeyeceğini savunur. Benedetto Croceye
göre, bir şiirin anlamı, başka bir dile çevrilmesi
olanaksız özelliklerinde gizlidir. Anlam,
seçilmiş ve belli bir düzene göre sıralanmış sözcüklerde,
şiirin ritminde, kısaca duyusal özelliklerinde yatmaktadır.
Bunlar özetlenmeye kalkıldığında
şiir uçar gider. Öte yandan bir eleştirmen de okura şiir
hakkında bir şeyler söyleyebilmeli, o şiirin neden güzel ve
ilgiye değer olduğunu , başka
şiirlerle farklılığının nereden
kaynaklandığını anlatabilmelidir. Bu ise hem
çözümleyici, hem de birleşimci yöntemin kullanımını
gerektirir (Huisman, 1992: 41-49).
Sanat yapıtındaki anlam yalnızca okurun ya da
seyircinin ona yüklediği bir anlam değildir.
Sanat yapıtının kendisi anlamlıdır: bir insan ürünü
olduğu için, belli bir amaçlılık
taşıdığı için anlamlıdır. Bir
dağ görüntüsünden farklı olarak, bir dağ resmi için her zaman
bu resim şunu ifade ediyor denebilir, resmin düzenlenişi, renklerin
ve perspektifin seçilişi, kısaca insan müdahalesi ve
katkısı, resme belirli bir anlam kazandırmaktadır. Ama resim şunu ifade ediyor dendiğinde, onun gene de
ifade edilemeyen dışarıda kalan, yorumlanamayan bir yanı
vardır. Sanatın doğayı andıran söze gelmeyen
dilsiz yanıdır bu. Sanat hem bir gerçekliği temsil eder, canlandırır hem de insan
duygularını dile getirir, dışa vurur. Croceye
göre sanatın asıl işlevi dışavurum ya da
anlatımdır.
Sanatın asıl işlevinin temsil olduğunu
savunanlar, sanatın tıpkı dil gibi, belirli bir şeyi
anlattığına, bir şey hakkında olduğuna dikkati
çekerler. Bu edebiyat için doğrudur, nü
resim için de geçerli olabilir: örneğin bir portre modelini temsil eder. Ama müzik ve mimarlık sorunu
karmaşıklaştırır. Bir senfoni, bir ev, bir okul binası neyi temsil etmektedir? Temsil ve dışavurum gibi içerik öğelerinden
başka sanatın anlaşılmayı yorumlanmayı bekleyen
bir de biçimi vardır. Bir sanat yapıtını
ötekilerden ayırt edebilecek bir duyusal yaşantı nesnesi haline
getiren ona özgünlüğü, bireyselliği, iç bütünlüğü
kazandıran bütün öğeler biçimseldir. Sanatta
kavranması güç olan da çoğu zaman biçimdir.
Bir
yapıtı anlama ve ondan tat
Estetik yaşantıda, özne ile nesnenin,
alımlayıcı ile yapıtın dolaysız ilişkisi
temeldir, yapıtın çözümlenmesi ikinci planda gelir.
Romantizmin etkisini yitirmesiyle birlikte, güzel-yüce
ayırımın da estetik ve eleştiri kuramlarındaki yerini
daha teknik, daha betimsel kavramlara bırakmıştır.
Çağdaş estetik bir yandan tarih, sosyoloji,
psikoloji gibi somut ve deneysel disiplinlerin, öte yandan da Marksizm,
yapısalcılık ve fenomonoloji gibi farklı düşünce
akımlarının etkisi altında, felsefeye olan
bağımlılığından kurtulmuş görünmektedir.
Görünmeyeni anlayabilmek için görünene başvurmak zorunda
kalan sanatçı, kendi doğasına karşı
yarattığı ikinci bir doğa olarak sanatı her
şeyden önce insanın varolana bir karşı
çıkışı, varlığa bir meydan okumasıdır.
Gerçeği aşma ya da başka bir gerçeklik yaratma
demek olan sanat, düşle gerçek arasında kurulan bir köprüdür; ussal
ile usdışı, düşlem ile gerçek, imgeler ile nesneler
arasında bir bağ kurma etkinliğidir. Başka
bir deyişle sanat, insanın kendini tanımasının
serüvenidir. Sanatçı da yaşamın ve
insanın gizini büyüsünü, önem ve değerini yansıtabilen kimsedir.
İnsanın kendini tanıma gereksinimi sürdükçe
sanat da sürecektir (Fischer, 1995: 149-152).
19 Yüzyıl icatlar
yüzyılı olarak bilinir. Çünkü bir çok bilim
adamı ve araştırmacı, yaptıklarıyla
insanoğlunun yaşamını derinden etkileyecek bir çok
buluş gerçekleştirmiştir. (Lokomotif, buharlı gemi,
silindirli baskı makinası, bisiklet, demiryolu, elektrikli telgraf,
odundan kağıt yapılması, lastik tekerleklerin
bulunması...) Buluşlar teknolojik gelişme
sonucu ortaya çıkarken toplumsal değişimlere ivme
kazandırmıştır. 1800li yıllarda
gerçekleşen teknolojik gelişmeler ile ekonomik ve toplumsal
değişimler, bir yandan varolan sanat dallarının
biçimlerinin değişmesine, yeni formlar kazanmasına, diğer
yandan da yeni sanat dallarının ortaya çıkmasına yol
açmıştır(Özdemir, 1996: 1).
Gelişmelerle birlikte sosyal yapıdaki
değişiklik sadece zevk ve havayı değil
sanatçıların tekniklerinin de değişmesine neden
olmuştur. Örneğin 19. yüzyılın
sosyal gelişmeleri ve makinalaşma çağı portrelerdeki
yüzleri, artistik ifadeyi ve tekniği değiştirdi. Endüstrileşmenin
getirdiği mekanizasyon her alana
yansıdı. Çağın sanatları da
değişen zevki ve artan isteği de karşılayabilmek için
sanatı mekanikleştirmek zorunda idiler ve fotoğrafı
buldular. (Bayhan, 1996: 59).
Günümüzde
estetiği olmayan bir sanat dalı olarak
Fotoğrafın
yaratıcılık yönünü vurgulayan ilk teorisyenlerden Moholy Nagy 1925te fotoğraf çağdaş sanattır
diyordu ve şöyle ekliyordu. Fotoğrafçılar ile
sanatçılar arasında fotoğraf sanat mıdır
tartışması sorunun ortaya yanlış konmasıdır.
Resmi fotoğraf ile değiştirmek niyetinde değiliz ki... Teknolojik gelişmenin getirdiği optik yaratmanın
yeni formlarını yaratmak niye? Eleştirmenler
hep resmin değerlerinden yola çıkıyorlar, artık
fotoğrafın kendi değeri dikkate alınmalıdır.
Ancak bu şekilde yargılanabilir. Fotoğraf basit şekilde görünenin yansıması
değildir (Greenhill, 1992:16).
Sanat, Bir fikrin, bir duygunun, bir güzelliğin
anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü ve yöntemler sonucunda
ulaşılan üstün yaratıcılık tanımının
özü anlatımdır. Bilginin, gözlemin, iç dünyanın
ve yaratıcı gücün harmanını bir malzeme ve bir yöntemle
anlatmaktır(Bayhan, 1996: 11).
Sanatı
herhangi bir malzeme ile bir dışavurum olarak
Çağın en büyük ressamlarından Picasso; Benim
resmimi imzam için alıyorlar demiştir.
Yani aynı tual, aynı renkler, farklı
ressamların ellerinde farklı harmanlanır. Çünkü sanatçı sadece gözün gördüğü ile yetinmez onu kendi
yorumuyla yeniden düzenler, yaratır. Mehmet
Bayhan; ...yorumlamak, düşlerimizi aktarmak peşinde isek
fotoğraf malzemesi de çekimde ve karanlık odada bizlere bir
takım olanaklar sunar (Bayhan, 1996: 90). diyor.
Önemli olan bu malzemeleri kendine özgü yöntemlerle iyi
kullanabilmek.
Fotoğraf sanatının anlatım alanına
değindiğimizde olanakları geniştir; perspektifle
ışıkla, kompozisyonla, objektifle, açılarla,
fotoğrafçının vermek istediği anlamda bunlar başta
ilke olarak karşımıza çıkar.
Aklın, gözün, yüreğin birleştiği
andır fotoğraf. İletilen,
oluşturan ve verici olan fotoğrafçı ulaşmak istediği
kitleye bir araç olan fotoğrafla ulaşır. Bu ulaşımı bir anlam içerir. Anlam iletişimin anahtarı, iletişim sürecinin odak
noktasıdır. Her iletinin ileten için bir
anlamı vardır. Bir film, yönetmenin anlatmak
istediklerini; bir resim, ressamın bakış
açısının; bir şiir, ozanın duygu ve
düşüncelerinin anlamını taşır; bir fotoğraf da
fotoğrafçının bakış açısının ve
düşüncelerinin anlamını taşır. Yaşamın anlamını kavramak, dünyayı
anlamlı kılmak isteriz (Zıllıoğlu, 1996: 100).
İnsanlar bir fotoğrafın, önemli
özelliklerinden birinin içerik olduğunu yavaş yavaş anlamaya
başlamışlardır. Bazıları
fotoğrafın anlamını çözmek için semioloji bilimi (simgeler
bilimi)ne başvurmakta yarar görmüşlerdir. Simgelerin
anlamını (gösteren, gösterge) açıklayan bu yeni bilimin baş
kuramcısı Barthesdir. Diğer sanatlarda
olduğu gibi fotoğraf sanatında da ortak paydada birleşen
bir anlam olmalıdır. Fotoğrafın
içeriği ortak bir anlam taşımalıdır.
Fotoğraf
Sanatı adlı kitabın önsözünde Boubatın deyimiyle
Tekniğin batağına saplanmadan rastgele!
diyor yazar... Fotoğraf, içerik ve biçim olarak
değişik unsurlardan etkilenir. (Işık, zaman,
fotoğraf makinesi, filmler gibi) Boubat Fotoğraf Sanatı
adlı kitabın önsözünde fotoğraftaki yaratıcı insan
unsurunu şöyle anlatıyor; Bana sık sık sorulur; Sizin
bahçede, Sizin sokakta eklenir: İyi bir makinanız olmalı ve çekinmeden itiraf ederim; Sizinkinin
aynı Nasıl yaptığımı dile getirme
güçsüzlüğümden dolayı şaşırdım kaldım. Aslında düğmeye basmaktan öte yaptığım bir
şey yok. Fotoğraf yalnızca budur, daha
ne olsun? Fakat bu daha ne olsun unsurlarının kişilerin
ve fotoğrafçının bir an
buluşmalarını gerektirir ve bu karşılaşma, keşişme,
bir düğmeye basışla durdurulacaktır.
Yaratıcısına bağlı olmayan iş yoktur; Her şeyi makine yapıyormuş gibi gelir, oysa
aynı konu karşısında, aynı makine fotoğrafa
sayısızca değişik anlam verecektir (Boubat, 1984: 7-8).
Karikatürde görüldüğü gibi fotoğraf göz için
gözlük gibi sadece bir araçtır. Önemli olan bu aracı kullanan birey, bireyin gördüğüdür.
Çünkü tercih şansı bireye aittir. Henri
Cartier-Bressonun dediği gibi: Fotoğraf çekmek birisinin beynini,
yüreğini ve gözünü objektifin eksenine dizmesidir (Bayhan, 1996:
14).
Fotoğrafta
belirleyici olan, makinenın arkasında olan kişi
onun dünya görüşü, kullandığı dil ve üsluptur. Fotoğraf sanatı, 164 yılı aşan kısa
tarihi içerisinde dünyaya yetiştirdiği büyük ustalarıyla özgün
bir dile kavuştu. Fotoğraf görüp- gösterme,
gerçeği görünür kılma, gerçeği kavratma sanatıdır.
Fotoğrafı resim gibi bir plastik sanat mı
saymalı? sorumuzdan yola çıkılırsa elle yoğrulabilen
her madde plastiktir. Heykeltraşlık, resim gibi
şekil verilebilen, istenilen biçimi alan bu
sanatlar yüzde yüz plastik sanatıdır. Ancak fotoğraf bu
tanıma ne kadar uygundur? Mehmet Bayhan
Artık plastik sanatlar yerine görsel sanatlar denmelidir. Yönetmelikler yeniden düzenlenmeli ve
fotoğrafçılıkta bu kurallar içinde yerini almalı diyor (Bayhan,
1996: 12).
Fotoğrafçılık
bir sanat dalı olarak dünyanın çeşitli
yerlerinde gelişimini farklı yollardan gerçekleştirdi. İngiltere de 19.YY.ın iki akımı romantizm ve
natüralizm 20.YY.da da devam etti. 1930larda yeni bir tür belgesel ve
konulu fotoğrafçılık Picture Post gibi haber
dergilerinde boy göstermeye başladı. Almanyada
fotoğrafçılık ve fotomontaj politik ve sosyal propaganda için
kullanıldı. Bauhausdaki
sanatçıların ve dekoratörlerin çoğu fotoğrafı ya bir
öz açıklama aracı olarak kullanmışlar ya da desenlerin
içine yerleştirmişlerdir. Avrupada Dada ve
Sürrealist akımlar birçok fotoğraf görüntüsü
yaratmışlardır. 1918 devriminden sonra
Rus aydınları fotoğrafçılığı önemli ve güçlü
bir halk sanatı, bir eğitim ve propaganda aracı olarak
görmüşlerdir.
Yüzyılın değişimi ABDde Amerikan
resimselliğinin doğuşunu görmüştür.
Eduard Steichen gibi fotoğrafçılar,
doğanın güzelliğine eğilmişler ve fotoğrafsal
biçimler resimdeki geleneklerden son derece etkilenmiştir. Steichen, 1928de Greta Garbo, Dorothe Langeın
fotoğraflarını çeker ve bize Auguste Sanderın Alman
toplumunu verişi gibi, 30ların Amerikan toplumunu
yansıtır (Boubat, 1984: 80).
Fotoğraf ancak
endüstrileşmeden sonra bir sanat olarak layık olduğu yere
oturdu. Endüstrileşme
fotoğrafçının çalışmalarına toplumsal
kullanımlar sağladıkça, bu çalışmalara karşı
olan tepkide sanat olarak fotoğrafın kendine olan güvensizliğini
pekiştirdi. Her kitle sanatı gibi fotoğrafında
birçok kişi tarafından bir sanat olarak icra
edilmediğini gösteren örneklerde vardır.
1980 1985 yılları
arasında fotoğraf, birçok bilim adamı ve fotoğraf
eleştirmeninin inceleme konusu olduğunda karşımıza bu
incelemeye konu olabilecek en az üç tür ilişki ortaya çıkmaktadır.
1- Fotoğrafik görüntü ile ona konu olan nesne
arasındaki ilişki
2- Fotoğrafik görüntü ile bu görüntünün
oluşmasında devreye giren bireysel müdahale olgusu arasındaki
ilişki.
3- Fotoğrafik görüntü ile onu izleyenlerin beklentileri
arasındaki ilişki
İnsan + Makina sanat olabilir mi?
sorusu aklımıza geliyor (Derman, 1991: 14).
Fotoğraf bilim ile olan bağlarından dolayı uzunca bir süre
sanat dalı olarak
Yeni
bir buluş olarak önceleri salt teknik ve araçsal işlevi olan bir
etkinlik olarak düşünülmüş olan fotoğraf zamanla araçsal
işlevinin yanı sıra toplumu değiştirme, biçimlendirme,
yönlendirme özelliği ve estetik ilişkisi fark edilerek 20 yy. başlarında da bir sanat dalı olarak kendini
göstermeye başlamıştır. Fotoğrafın
teknik bir sanat olmaktan çıkıp sanatsal bir ifadeye özgün bir dil
yetisine kavuşması fotoğraf mucitlerinin daha ilk yıllarda
gösterdikleri üstün çabalarla mümkün olmuştur. Teknik
olanakların gelişmesi ve fotoğrafın
çoğaltılabilirlik özelliği (reprodüksiyon) kitle iletişimin
oluşmasını sağlamıştır. 19.yy ait bilime inanma bilime dayanma aydınlanma
felsefesinin toplumları etkilemesinin sonuçları pozitivist
düşüncenin gelişimi, aynı zamanda fotoğrafın bilimsel
olarak ele alınıp değerlendirilmesini de gündeme
getirmiştir (Derman, 1991: 13).
Fotoğraf ve Sanat
İlişkisi
Fotoğraf icat edildiğinden
bu yana, bu dünyadan gerek bilimsel gerekse sanatsal çevrelerde ve hatta
iktidar odaklarında bile büyük ilgi uyandıran bir kitle iletişim
aracı olmuştur. Bu nedenle
fotoğraf, sanat ve iletişim aracı olarak ayrı ayrı
incelenmelidir (Özel, 1998: 10).
Teknik arayışların ardından estetik
arayışlar, fotoğrafın toplumsal yönünü ve işlevini de
gündeme getirmiştir. Kısa zaman
içinde fotoğraf, toplumun bilgilenmesini, gelişmesini,
değişmesini ve iletişim kurulmasını sağlayan bir
araç olmuştur.
Fotoğraf
hem bir faaliyet, hem bir kitle iletişim aracı olarak kendine özgü
kuralları olan, toplumda ve sanat alanında geçerliliğini
koruyabilen bir sanat olarak çağdaş sanatların içinde yerini
almıştır. Sanatların birbirinden
bağımsız olmadığı, sanatın artık tek
başına ele alınmamaya başladığı günümüzde
fotoğraf sanatı da diğer sanatlarla birlikte kullanılmaktadır.
Çünkü fotoğraf; başlı başına bir
materyaldir. Yani malzeme ve teknik olarak çeşitli
biçimlerde kullanılabilme özelliğine sahiptir. Ancak
fotoğraf, sadece mekanik ve teknik bir işlem değil, onun da
ötesinde diğer sanat dallarıyla bütünleşmeye en yatkın
etkinliklerden birisidir. Bütün sanatlar arasında bir
ilişki vardır ve bu ilişki, farklı sanat alanlarında
kullanılan teknikler yoluyla her bir sanat alanının
gelişimini, yaratılan eserleri ve birbirleri arasındaki
bağları etkiler (Özdemir, 1996: 3).
Estetik, sanatları birbiriyle kardeş kılar.
Her sanat öbür sanatlara hiçbir şey söylemeyen
apayrı bir güzelin peşinde olsaydı estetikten ya da tek bir
estetikten söz edemeyecektik, belki estetiklerden, ayrı ayrı
estetiklerden, birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan apayrı
güzel araştırmalarından söz edebilecektik. Tüm sanatlar kardeştir, her sanat öbür sanatları
aydınlatır der Voltaire. ...Dufrenne de şunları
söyler: Her sanatın kendine özgü bir tekniği vardır, her sanat
özel bir kuruluş biçimini gerektirir; bir tablo bir roman gibi, bir bale
bir anıt gibi kurulmuş değildir (Timuçin, 2002:6).
Artık sanat dalları arasındaki
sınırlar giderek yok olmaya başlamış, farklı
sanat dallarının kaynaşmasından da yeni sanat alanları
(video-klipler, bilgisayar animasyonları, mixed media...vs.) ortaya
çıkmıştır (Özdemir, 1996: 3).
Fotoğraf sanatının diğer sanatlarla
ilişkisinde; resim, heykel, tiyatro, sinema gibi sanatlarla olan
karşılıklı ilişkilerine değinilecektir.
Fotoğraf ve Resim
Yüzyılın son çeyreğinde Ingres, Monet, Corot,
Millet, Turner, Delacroix, Courbet gibi ünlü ressamların ve tüm orientalist
ressamların fotoğraftan resim yaptıkları bilinmektedir.
Bu sanatçılardan Ingres resimlerini fotoğraflarla
belgeleme gereği duymuş ilk sanatçıdır.
Fotoğraftan çalışmasına bağlı
olarak Ingresin üslubunda, değişiklikler olmuştur. İmparator Maxmillerin Kurşuna Dizilişi adlı
tabloyu yapan Monetin de bir albümdeki fotoğraftan
yararlandığı ortaya çıkmıştır. Monet resimde özgün bir düzenleme yapmıştır. Fotoğrafları kullanarak yaşamadığı
bir olayı inandırıcı olarak betimlemeyi
başarmıştır. Monet ve Delacroix
fotoğraftan yararlanıp, özgün bir yoruma varabilmişlerdir.
Fotoğrafı bir not, bir eskiz gibi kullanan
Milletin ise Nadar ve Cuvalier gibi fotoğrafçılarla yakın
ilgisi olduğu bilinmektedir.
Gustave Courbet aynı zamanda,
fotoğraftan yararlanarak canlı model tutma masrafından
kurtulmuş oluyordu. Bu gerçekçi ressam 1855
yılında yaptığı büyük boyutlu İşlik
adlı tablosunun en önemli figüründe, Jullen Vallou De Villeneuvein
çıplak kadın fotoğrafı çalışmasını
kullanmıştı. Ressam fotoğraftaki
anlatımı kullanmış ana modelin duruşunu,
davranışını ve bakış açısını da
kendine göre değiştirmiştir. Kübistler,
biçim bozmalarını ve geniş açı özelliklerini resimlerine
yansıtmışlardır.
Pop
Art akım içinde Richard Hamilton da, kitle kültürünün saptanmasında,
kitlenin günlük kullanım alışkanlıklarını
ayıklayarak bir araya getirirken, fotoğrafa başvurmuştur.
Chuck
Ciose, renkli portrelerinde ise geleneksel saydam renk ayrımı
yöntemini izlemektedir. Yani fotoğraf, üç ana renge
(kırmızı, mavi, sarı) ayırmakta, bu renkleri kat kat
birbiri üstüne püskürtüp tam renk etkisi elde etmektedir.
Ülkemizde
ise primifler diye anılan Hüseyin Giritli, Hilmi
Kasımpaşalı, Fahri Kaptan, Necip Selahaddin, Salih Molla, gibi
sanatçılar Abdullah Biraderlerin çektikleri fotoğraflardan yararlanarak
modern hiper realistleri özendirecek kadar duru ve sakin bir üslup
ortaklığı içinde çalışmışlardır.
Fotoğraf bulunduktan sonra tüm
argümanlarını, söylemini, resim üzerine kurmuştur.
Bu çok da doğaldır. Çünkü
fotoğraf için insanların düşüncesi, mekanik yolla elde edilen
resim idi. Bu düşünceler ve ilk
fotoğrafçıların çoğunun resim kökenli olması nedeniyle
fotoğrafın kendine özgü bir dili olabileceğini
başlangıçta düşünmediler. (Bunun bir
nedeni de fiziki koşullardır. Enstantane
süresinin film duyarlılığının düşük olmasına
bağlı olarak uzun poz sürelerine gereksinimi
olmasındandır.) Binlerce yıllık
resim geleneği üzerine kurulmaya çalışılan fotoğraf
doğal olarak düşünceleri ve tepkileri de beraberinde
getirmiştir (Tüfekçi, 2000: 66).
Bütünsel anlamda resim, ressamın kendine özgü yöntemi
olarak kendini açığa vurmak durumundadırlar.
Burada ressamın yöntemini, kendi evrenine dayanan
gerçeklik kavramının peşinde, kartezyen
mantığının öngördüğü ilkelerden daha esnek ilkelere
göredir (Lhote, 2000: 76). Bugün, gerçek anlamda fotoğraf ve resim
birbirinden aynı iki sanat olarak varlığını
Fotoğraf ve Sinema
Edward Muybridgein 1880de hayvanların hareketlerini
belgelemek için çektiği fotoğraf dizileri.
Örnek olarak dizilerden bir tanesi (atın hareketlerinin
bir çok kamera ile birden çekilmesi.) sinema kamerasının
gelişmesine yardımcı olmuştur. Sinemanın
temeli fotoğraftır diyen görüş, fotoğrafa ait özelliği
de sinemaya aktarmıştır; bakış açısı,
kompozisyon, derinlik, gerçeklik. vs. Sesle
birlikte sinema ve fotoğraf arasındaki farklar, benzerliklerden fazla
olmaya başlamıştır. Hatta sinemanın
tek anlatım dilinin görsellik olmadığı, hatta
görselliğin daha arka plana atıldığı sinema
anlayışlarının varlığı
düşünüldüğünde ve yakın zamanda sinemada uygulama alanı bulan
teknik gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, sinemanın
fotoğraftan iyice koptuğu da söylenebilir.
Ben yazıdan kaçmak için fotoğrafa
sığındım, diyordu Baudrillard, çünkü fotoğraf çekmek
söylemin reddidir, görüntü ya da nesne tarafına geçmektir.
Onun için televizyondaki görüntüler yalnızca bir gevezelikti, görüntü
filan değil. Oysa gerçek görüntüyü keşfetmek ve
yazınsal değerini bulmak, dünyanın yazın değerini
bulmakla eş değerdi (Çetin, 1999: 38).
Fotoğrafsal Filmler
Fotoğrafsal filmler için verebi1ecek iyi bir örnek Nuri
Bilge Ceylandır. Ceylan, sinemaya
atılmadan önce fotoğrafçı olarak
çalışmıştır. Çektiği bir
kısa, bir uzun metrajlı filmi onun fotoğrafçılık
birikimini neredeyse olduğu gibi, sinemanın gereklerine
uyarlamaksızın filmlerine aktarıyor. Filmleri
(Kasaba, Koza ve Mayıs Sıkıntısı) Nuri Bilge
Ceylanın fotoğrafları olarak başlıyor, öyle sürüyor
ve aynen de bu şekilde bitiyor. Filmleri
sinemasal bir görsellikten çok fotoğrafik bir görselliğe
dayanıyor. Nermin Saatçioğlu Kasaba filmi için, bunun sinema
filminden çok bir fotoğrafçının-sinema adına
deneysel olmayan-bir denemesi olarak hatta belki de sinemanın
olanaklarını kullanarak fotoğraf adına
gerçekleştirilmiş bir deneysel çalışma, bir tür konulu
saydam gösterisi olarak düşündüğünü ifade etmiştir
(Saatçioğlu N, 2002: 29-30).
Sinema ve fotoğraf estetiği metafizik
karşıtlıklar barındırmasına rağmen
fotoğrafik estetik sinemada bu şekilde yanlış da
kullanılabiliyor.
Sinema ve Fotoğrafın
Metafizik Karşıtlıkları
1.
Fotoğraf, dış gerçekliğin dondurulmuş halidir,
dış zamana göndermeler yapar. Sinema ise, kendi içi
zamanına gönderme yapan devingen bir süreçtir. Sinemada
sürecin içindeyiz.
2.
Her fotoğraf kendi öyküsünü saklar. Ama bir tek
fotoğraftan yüzlerce öykü yaratabiliriz. Sinema
ise kendi öyküsünü süreç içinde açıklar.
Fotoğraf yakalar. Sinema ise çekilirken şimdi ve
buradayı ıskalar, anı asla
yakalayamaz. Çünkü bir süreçtir.
4.
Fotoğraf ile nesnel bir ilişki kurulabilir. Bir
nesne olarak fotoğraf ve karşısında onu görüp
değerlendiren bir özne vardır. Sinema da ise
özne sinematik zaman ve uzam içinde erir.
5.
Fotoğraf somut, sinema sona;'>Sinemada
görsellik bir amaç değil araçtır. Sinema rüya görme
deneyimidir (Saatçioğlu N., 2000: 26-32).
Blow up; Esin Kaynağı olarak Antonioninin
Cortazarın bir kısa öyküden aslına bakılırsa belki de
bu öyküde betimlenen bir fotoğraf karesinden esinlenerek uzun
metrajlı bir film yaratması.
Sinemacı
fotoğrafçılar, fotoğrafçı sinemacılara Nuri Bilge
Ceylan, Raymand Depardon, Stanley Kubrick, Jerry Schatzberg, Henri
Cartier-Bresson gibi ünlü isimleri örnek verebiliriz.
Sinemanın Fotoğrafı
Film
setlerinde fotoğrafa yüklenen görevi üç başlık altında
topluyoruz: filmden kareler yansıtmak, süreklilik için kılavuzluk
etmek ve kamera arkasını görüntülemek (Küçüksayraç, 2000: 70).
Filmin en can alıcı, seyirci çekecek sahneleri
belirleniyor. Bu fotoğraflar,
filmi tanıtmak seyirciye neyle karşılaşacağı
hakkında ip ucu vermek gibi görevler üstleniyor. Sinemada
bir saniyede 24 kare akıyor. Bu nedenle filmin
önemli sahneleri fotoğraflanmaktadır.
İster
sinema ister fotoğraf, onları var eden teknolojiyi bir yana
bırakın, keşfedilmelerinin ardında ne kadar basit, ne kadar
insani bir neden yatar: sözün yetmediği yerde, gözümüzle tanık
olduğumuzu bir başka zamanda, bir başka yerde, bir başka
insan aktarabilme arzusu ve eğer zaman içinde kendi dilini ve ekollerini
oluşturmuş birbirinden çok ayrı iki disiplin haline gelmiş
olan fotoğraf ve sinema aslında hala kardeş kalan bir yön
varsa da onu bu insani dürtüde aramalı (Saatçioğlu H., 2000: 56).
Fotoğraf-Edebiyat
Her fotoğraf karesinin bir öyküsü vardır.
Fotoğrafçı giriş, gelişme, sonuç
bağlamında görsel imgeleri kullanarak hikayeyi anlatır. Her fotoğrafçının anlatacak bir hikayesi
vardır. Üretilmiş fotoğraflardan, onu
tüketen insanlarca farklı birçok öykü çıkarılabilir.
Ünlü polisiye Türk romancısı Ahmet Ümit basın
fotoğraflarından ilham alarak, parçalar bir araya getirip hayali
sahneler üretmesi ile romanlarını oluşturduğunu
savunmaktadır.
Roland
Barthes, Camera Lucida adlı kitabında, ....ağlayan annenin
taşıdığı örtü... (Koen Wessing, Nikaragua, 1979)
adlı fotoğraf üzerine düşüncelerini şöyle dile getiriyor:
Harap bir yolda beyaz örtü altında bir gencin cesedi ana-babası ve
arkadaşları çevresinde perişan halde duruyor1ar ne yazık ki
çok bayağı bir sahne: Ancak bazı girişimler
yakalıyorum cesedin ayakkabısız olan tek ayağı,
ağlayan annenin taşıdığı örtü (neden bu örtü?),
geri planda burnuna mendil tutan bir kadın, belki bir arkadaş. Diğerinde, iki küçük çocuğun kocaman gözleri (bu gözlerin
fazlalığı görünümü rahatsız ediyor) birinin gömleği
küçücük karnının üstüne sıyrılmış. Ve son olarak, bir evin duvarına yaslanmış üç
Sandinist. Yüzlerinin alt bölümü örtülmüş
(leş kokusundan mı? Gizlilik için mi?
Gerilla savaşını iyi tanımadığım için
bilemiyorum); bir tanesi elindeki silahı bacağına
yaslamış (tırnaklarını görüyorum); ama öteki eli bir şey açıklıyor ya da
gösteriyormuşçasına açık olarak uzanmış...
ayaklanmanın gurur ve dehşetini anlatıyor... (Barthes,
1996: 32).
Fotoğrafın dili, sadece
görsellikten ibaret değildir. İç topluma,
çağa, mekana ve bireylere ilişkin bilgilerle yüklüdür. Evrensel kurallarla dolu okumalar olduğu gibi yoruma açık
fotoğraflarda vardır. Ancak
değişmeyen gerçek fotoğrafın bir dil yetisi oluşudur.
Fotoğraf yıllarca süren savaşın sonunda kendini ifade
edebilen ve fotoğrafa bakan kişi tarafindan
da okunabilen bir dile, ortak kodlara sahip olabilmiştir.
Fotoğraf-Heykel
Heykeltıraşlar
çağlar boyunca çamura, taşa, demire, tahtaya hayat verdi; başka bir kimliğe dönüştürdü. Bu
yaratılış sürecinde en önemli yardımcısı
elleriydi; çamur yoğuran, demir döven, taş
kıran, tahta yontan elleri... (İzan, 1999: 64).
Plastik sanatlar içinde üç boyutlu olması ile
fotoğraftan ayrılan heykel, gerçekçi yönüyle fotoğrafa
yaklaşır.
Fotoğraf
ve heykel arasındaki ilişki, heykellerin
fotoğraflarının çekilebilip sergilenebilmesi ve güzel sanatlar
da dahil, bu sanatı kendi adına
benimsemiş kişilerin yaptıkları
çalışmalarında fotoğrafı model olarak kullanmalarıdır.
(Yakın çekim fotoğrafları özellikle portre
çalışmalarında heykeltıraşa yardımcı
olmaktadır).
Fotoğraf -Tiyatro
Fotoğraf
sanata resimle değil, tiyatroyla dokunur. Niepce ve
Daguerre hep fotoğrafın kökenine yerleştirilmişlerdi;
şimdi, Daguerre, Niepcein buluşunu devraldığı
sırada, Chateau Meydanında ışık gösterileriyle ve
hareketlerle canlandırılan bir panorama tiyatrosu yönetiyordu.
Kısaca camera obscura aynı anda, üçü de sahnenin
sanatı olan perspektif resim, fotoğraf ve diyorama üretiyordu.
Ama fotoğraf bana tiyatroya daha yakınmış gibi geliyorsa
(ve belki de bunu tek gören benim), bunun nedeni tekil bir aracıdır:
Ölüm. Tiyatroyla ölüler kültü arasındaki ilk ilişkiyi biliriz: ilk
oyuncular ölü rolü oynayarak kendilerini topluluktan
ayırırlardı: kendine makyaj yapmak, kendini aynı anda hem
canlı, hem de ölü olarak göstermek demektir; totem tiyatrosunun
beyazlaştırılmış büstü, Çin tiyatrosundaki yüzü
boyalı adam, Hintli Katha-Kalinin pirinç
makyajı, Japonların No maskesi... İşte fotoğrafla da
aynı ilişkiyi buluyorum ben; onu ne kadar
canlı gibi yapmaya çalışırsak çalışalım
(ve bu canlı gibi olma çılgınlığı ancak ölümü
kavramamızın mitsel bir yansıması olabilir). Fotoğraf aslında ilkel bir tür tiyatro, bir tür
Canlı Tablo, altında ölüleri gördüğümüz hareketsiz ve
boyalı yüzün bir temsilidir (Barthes, 1996: 38).
Fotoğraf, tiyatroya, tasarımı için, oyuncu,
sahne ve dekorların fotoğraflarını çekerek
yardımcı olur. Güzel Sanatlar
Fakültelerinde tiyatro bölümüyle birlikte çalışan
fotoğrafçılar vardır.
Teknolojik Gelişmeler ve
Fotoğraf
Kentleşme, sanayileşme ve modernleşme
paralelinde Kitle Kültürü kavramı oluştu.
Lonca üretiminden seri üretime geçiş, teknolojinin
getirdiği kolaylıklar sayesinde olmuştur. Böylece ticari kaygılar, ürünün niteliği üzerinde bire
bir etkili olmuştur. Oluşan kitle kültürünün
dezavantajlarından biri orijinalliği hedef alması gereken
sanatın bile seri üretim yoluyla üretilmesidir. Sanatın
metalaşması kitle kültürünün klasik sanatın en olumsuz (negatif)
örneklerini bile içinde özümsemesine olanak vermiştir (Mutlu, 1991: 20).
Ayrıca klasik üretimde tasarım, üretim ve tüketim aynı
kişiler tarafından yapılırken, baskı tekniklerinin bu
sanat araçlarının çeşitlenmesi ve gelişmesi, yeni
iletişim olanaklarının doğması ile bu işlevler birbirinden
ayrılarak, ayrı birer uzmanlık dalı
haline geldiler. Çağımız sanat
yapıtında artık tasarım ve üretim birbirinden kopuk bir
biçim aldı. Üç geleneksel işleme yeni bir
işlev eklendi. Bu da dağıtım
işlemidir (Özkök, 1982: 190).
Dağıtıma
konu olan kitle kültürü sayesinde aynı anda farklı yer ve statüde
olan milyonlarca insan tarafından tüketilen, kitle ürünleri oluştu
yani bir zamanlar seçkin bir çevrenin
Kitle
kültürünün standart yapısı bilinen konu ve tipleri durmadan
tekrarlaması ticarette kendine daha fazla yer bulmak adına
niteliksiz, alt kültürün seviyesine göre ürünler üretilmesiyle
sonuçlanmıştır. Bugün fotoğrafın bir kitle
iletişim aracı olarak işlevlerinin yanı sıra, seri
üretimle toplumun her kesimi tarafından sahip olunması ve sanattan
çok zevk için kullanılır hale gelmesi kültür seviyesinin düşmesi
ile sonuçlanmıştır. Kitle iletişim
araçları ile kitlelerin uyutulması ve ideolojik düşüncenin
insanlara manipüle edilmesi sonucunda milyonları kapsayan evrensel bir
kentte yaşamamızı sağlamaktadır.
Teknolojik gelişme ve fotoğraf makinesinin
kullanımının kolaylaşmasını sağlayan
icatlardan biri Dr. Edwin Land tarafından icat edilen Poloraid
makinalardır. Diğer
adıyla anlık filmler de çektiğiniz fotoğrafı çektikten
hemen sonra görebiliyorsunuz. Pozitif ve karta
basılmış olarak. Ancak
fotoğrafın çoğaltılması renkli fotokopi veya negatif
film üzerine röprodüksiyon yapılması ile mümkün oluyor. Her iki durumda da kaliteden taviz vermiş oluyoruz (Ede, 1996:
78).
Fotoğrafın
olumsuz etkilerinin görüldüğü bir diğer alan
cinsellik ve şiddetin fotoğraflanmasıdır. Kadınların çocukların cinsel obje olarak
kullanılması, şiddet yanlısı sergilediği
tutumlarla, porno dergileri ve internet için üretilen görüntüler tepki
toplamaktadır. Çıkan fotoğraflarla,
özel ve toplumsal yaşam alanların ortadan kalkmasını
sağlamaktadır. Nazif Topçuoğlu bu konu
hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor eşinle
dostunla yaptığın özel bir şeydi, konuyla ilgilenenler
bunun takvimlerle -veya playboy, vs. benzeri dergilerde- afişe
edilmesinden özel bir haz duymuyorlardı. Cinsel
özgürlüklerin kabulüyle, bunlarda yararlanılarak cinselliğin istismar
edilmesinin farklı şeyler olduğunun ayrımına
varılmaya başlanmıştı. Cinsel devrim
amacına ulaşıyordu artık cinsellik tüketilecek bir meta değildi Philip Larkin gibilere de sadece cinsel
devrim geldiğinde benim için çok geçti demek kalıyordu
(Topçuoğlu, 2000: 100). Pirelli reklamlarında
artık rotik yanı ağır basan Pin-up yerine şirket
imajına yakışan fotoğraflar çekmeyi tercih
etmişlerdir.
Fotoğraf çekimi, kaydedilen
görüntülerin manipülasyonu ve bunların kullanımı olarak
sıralanabilecek üç ana dalda yeni teknolojilerin
fotoğrafçılık üzerine yadsınamayacak etkileri olmuştur
ve olmaktadır. Sayısal imge
üretim yöntemleri tümüyle fotoğrafçilığın yerini almasa da
illüstrasyon ile fotoğraf arası melez bir imgeler silsilesinin ortaya
dökülmesini sağlamıştır (Topçuoğlu, 2000: 113-114).
Bugün photoshop ve benzer programlar sayesinde birden fazla
negatiften tek baskı, üst üste bindirme pozlamaları, kolaj ve montaj
görünümünde işler ve her türlü rötuş bilgisayar kullanılarak
kolaylıkla yapılabiliyor. Ancak en önemlisi,
teknolojinin kazandırdığı bu kolaylıklarla birlikte bu
aracın nasıl kullanıldığı ve tüketildiğidir.
Görselliğin gerçekliğin önüne geçtiği günümüz
dünyasında geniş kitleler tarafından her gün tüketilen
fotoğrafların, bireyleri yönlendirme, etkileme özelliği
fotoğrafın propaganda özelliğini arttırmaktadır.
Somut görünümü olmayan gerçekçi görünüme sahip
fotoğrafların kanıt ve belge niteliği
taşıması mümkün olmayacaktır.
Yeni üretim teknolojileri ile, yeni iletişim
ortamları ve tüketim biçimleri belirmiştir.
Ticari anlamda da standart ve tekrarlanabilir üretimin mümkün
olması görsel malzeme anlamında ucuz fiyatlı magazin-haber
dergilerinin çıkarılmasıyla sonuçlanır. Bu dergilerde kadının
metalaştırılması, özel hayatın hiçe
sayılması ve bundan öte kadına verilen toplumsal rollerin
benimsetilmesine katkıda bulunmaktadır.
Sonuç
Dünyanın her yerinde
anlaşılan tek ortak dil olan fotoğraf bütün uluslar ve
kültürleri bir araya getirerek insan ailesini birbirine bağlar.
Siyasal etkilerden bağımsız
kaldığında insanların özgür olduğu yerlerde
yaşamı ve olayları doğrulukla yansıttı. Başkalarının umutlarını ve
umutsuzlukların paylaşmasına izin verir, siyasi ve toplumsal
duruma aydınlık getirir. İnsanoğlunun,
insanlığın ve insanlık
dışılığın görgü tanığı oluruz
(Sontag, 1993: 201).
Sanatın halka dayanma isteği
sanatçıların hiç bitmek tükenmek bilmeyen bir temel arzusudur.
Adeta bir ütopya. Çünkü sanatta
kavrayış gerçek bir emekle çözümleme ister. Ancak
halka dayanmayan sanatın yaygınlaşmadığı da
sanat tarihinin yaşanmış bilinen gerçeğidir. Fotoğraf sanatı yalnız seyirlik bir sanat olmayıp,
geniş kitlelere büyük kavrayış kazandıran bir iletişim
büyüsüdür. Halka inme, onunla iletişim kurma
konusunda en yaygın şans çağdaş fotoğraf
sanatının olmuştur.
Fotoğraf bazen sosyal amaçlı, bazen
bilinmeyeni anlatmak, bazense gerçeği kanıtlamak, tanık olmak
gibi görevler üstlenmiştir. Teknolojinin
etkisiyle amaçları değişmiş, bazen yanlış
kullanımlar sonucu fotoğraf amacından
saptırılmıştır. Ancak şu
da bir gerçektir ki günümüzdeki kolaj ve montaj gibi müdahaleci tavra
rağmen teknolojik imge üretiminin fotoğrafı öldüremediği,
insanların teknoloji yardımıyla da olsa ürettikleri
fotoğraflar elleriyle dokunmaktan ve tüketmekten kendilerini
alamadıkları ileri sürülebilir.
Fotoğraflar, yaşanmakta olan bir hayat
sürecinden alınmış birer görsel andaç gibidirler. Fotoğraf, yalnızca bir sanat değildir; o bir sanat
yapıtından çok daha iyi şeyler yapabileceğini hep
kanıtlamıştır. Tüketildiği
her ortamda, insanların tutum ve davranışlarına etkileri
olumlu veya olumsuz yönde olmuştur.
Kaynaklar
Barthes
Roland (1996), Camera Lucida, Çev: Reha Akçakaya, İstanbul:
Altıkırkbeş Yayınları.
Bayhan
Mehmet (1996), Yazılarla Fotoğraf, İstanbul:
Ege Yayınları.
Berger
John (1998), O Ana Adanmış, Çev: Yurdanur Salman, M.Gürsoy
Sökmen, İstanbul: Metis Yayınevi.
Boubat
Edouard (1984), Fotoğraf Sanatı, Çev: M. Nejat Özcan,
İstanbul: İnkılap Kitabevi.
Çizgen
Gültekin (1998), Fotoğrafın Görsel Dili, İstanbul:
Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Derman
İhsan (1991), Fotoğraf ve Gerçeklik, İstanbul:
Ağaç Yayıncılık.
Fischer
Ernst (1995), Sanatın Gerekliliği, Çev: Cevat Çapan,
İstanbul: Payal Yayınevi.
Gökberk
Macit (1999), Felsefe Tarihi, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Greenhill
Richard, Murray Margaret, Spence Jo (1992), Fotoğraf Sanatı, İstanbul:Remzi Kitabevi.
Huisman
Denis (1992), Estetik, Çev: Cem Muhtaroğlu, İstanbul:
İletişim Yayınları.
Kagan
Moıssej (1982), Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, Çev: Aziz
Çalışlar, İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.
Lhote
Andre (2000), Sanatta Değişmeyen Plastik Değerler, Çev:Kaya Özsezgin,
Mutlu
EroI (1991), Televizyonu Anlamak,
Özkök
Ertuğrul (1982), Sanat İletişim İktidar,
Sontag
Susan (1993), Fotoğraf Üzerine, Çev: Reha Akçakaya, İstanbul:
Altıkırkbeş Yayınları.
Timuçin
Afşar(2002), Estetik, İstanbul: Bulut
Yayınları.
Topçuoğlu
Nazif (2000), Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor, İstanbul:
Yapı Kredi Yayınları.
Tunalı
İsmail (1983), Grek Estetiği, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Tunalı
İsmail (1983), İfade Bilimi ve Linguistik Olarak Estetik,
İstanbul: Remzi Kitabevi.
Zıllıoğlu
Merih (1996), İletişim Nedir, İstanbul: Cem
Yayınevi.
TEZLER
Özdemir
Beyhan (1996), Fotoğrafik Dil Yetisinin Evrimi Bağlamında
Müdahale Sorunsalı, İzmir: D.E.Ü. S.B.E.
Yayımlanmamış Doktora Tezi.
Özel
Zühal (1998), Kitle iletişiminde Reklam
Fotoğrafçılığının Önemi, İzmir: E.Ü.
S.B.E. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.
DERGİLER
Çetin
Özden (1999), Milliyet Sanat Dergisi, Sayı:455,
İstanbul..
İzan
Fethi (1999), Heyk-el Geniş Açı Dergisi, Sayı:7, İstanbul.
Küçüksayraç
Elif (2000), Sinemanın Fotoğrafı Geniş Açı
Dergisi, Sayı: 11, İstanbul.
Saatçioğlu
Handan (2000), Joris İvens ve Belgesel Sinema Geniş Açı
Dergisi, Sayı:11, İstanbul.
Saatçioğlu
Nermin (2000), Cinayeti Görmek Geniş Açı Dergisi, Sayı:
11, İstanbul.
Tüfekçi
Tunç (2000), Fotoğrafta Resim Etkileri Fotoğraf Dergisi,
Sayı: 31, İstanbul.
FOTOĞRAF SANAT İLİŞKİLERİ
Yrd.Doç.Dr.Ahmet İMANÇER